jump to navigation

Tahtımı veririm ama Temmuz 2, 2009

Posted by Aybars in Adamlık, Birlikte çalışma, Devlet, Devletlerarası ilişkiler, Düşküne kucak açma, Konukseverlik, Sözünde durma, Yardımlaşma.
add a comment

1792 tarihinde Rus Ordusu Polonya topraklarına girdi!… Üç yıl sonra Lehistan üçüncü kez parçalandı ve Rusya, Prusya, Avusturya tarafından paylaşıldı!… Polonya’nın işgali ve bağımsızlığının sona erdirilmesini tanımayan tek devlet Osmanlı İmparatorluğu oldu. Denilir ki; Padişah yabancı diplomatları kabul ettiğinde, hep Lehistan elçisini sorar, bunun üzerine sadrazam, usulca yaklaşır ve herkesin duyacağı şekilde, padişahın kulağın şunu söyler: Lehistan elçisi yoldadır, ancak gelişi, yollardaki müşkülat yüzünden gecikmiştir…Bu Türk’ün Leh ulusuna olan sevgisinin somut bir tazahürüdür. Şu rivayet de çok yaygındır ve Leh ulusunun büyük çoğunluğu tarafından bilinir: Osmanlı atlıları Vistül Nehrinde su içince, Lehistan kurtulacaktır… İstanbul, uzun yıllar Polonyalı göçmenlerin en önemli yerleşim merkezi oldu. Türkler, yurtsever Leh’lere, Türk Yurdunu daima açık tuttular; onlara yurt kurabilecekleri toprak verdiler; yardımlarda bulundular. 1774’de Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na göre, bu göçmenlerin Rusya’ya iadesi gerektiği halde, anlaşmanın o maddesi uygulanmadı. XIX. yüzyılda, baskı altındaki Polonyalılar ayaklanma hazırlıkları yaptılar; 1831, 1848 ve 1863’de gerçekleştirilen ayaklanmalar, Polonya tarihinin önemli olayları arasında yer almakla birlikte, Türk tarihini de yakından ilgilendiriyordu. Bu ulusal ayaklanmada başarı sağlayamayan devrim liderleri, başlarını ancak Osmanlı Devletine sığınarak kurtarabildiler. Bunların bir kısmı İstanbul’a geldikten sonra da mücadelelerini sürdürdüler. Rusya ile Avusturya, bu mültecilerin iade edilmesini ısrarla talep ettiler; ama zamanın Osmanlı Padişahı Abdülmecit, bu talepleri reddederken şu sözü de dünya üzerinde yankılandı: “Tahtımı veririm; fakat devletime sığınanları asla geri vermem!…”

Türk İli zeybekleri Mayıs 15, 2009

Posted by Aybars in Gurur.
add a comment

Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU

Şişli, 20 Mart 1338 (1922)

 

Bu kitabı, sizi düşünerek sizler için yazdım. Bela gecelerinde yaşım sızarak yüreğim sızlayarak yazdım.

Ey Türk! Bu satırlarda mazinin destanlarını, senin hâlinin ayrılıklarını söylemek ve inlemek istedim. Bir keman gibi…

Bu kemanı ana vatanın sinesinden yonttum. Tellerini kalbinin damarlarından çıkardım. İstedim ki bu sazın ahengini yalnız sen duyasın. Bu acıklı iniltiler yalnız sana dokunsun.

Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, kanını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır. Bu vatan, ya senindir ya kimsenin!

Dünyanın her tarafındaki taşsız mezarların, azametinin malikâneleridir.

Göğsünde tutuşan gönül, gönül değil cephane oldu. Bu uğurda parçalandıkça kinin ve feyzin çoğaldı.

Ey zeybek! Bu kitabın yapraklarını hançerinle yırt ve hançeri, onun kalbinin üzerinde bırak! Bundan sonra silahı­nın siperi bir kitap olsun.

Ey yurttaşım, Senin boynuna geçirilmek istenen esaret halkası, ne bir gem; ne de bir tasmadır. Boyunduruk altında olduğun hâlde, sen üşürken düşman ocakları için sana odunlar; sen açken düşman sofraları için sana buğdaylar taşıtacaklar. Gençleri kanda; tazeleri gözyaşlarında boğmak istiyorlar.

Asırlardır, dinin milletin aşkına başına yağan, sonu gelmez bir beladır… Yurdun, nihayetsiz bir Kerbela’dır… Memleketin, içinde cenaze namazı kılınan, cenaze duası okunan bir mabed hâlini aldı. Ne yoncan ne de yongan kaldı. Bir Allah’ın bir Muhammed’in kaldı.

Çile çekmeyen varlığını duyamaz. Bundan sonra duy ve anla ki medeniyet denilen büyük gürültünün anlamı makinedir ve makineyi Avrupa’nın elinden aldığın vakit, senin ruhunun onunkinden daha asil, senin kalbinin onunkinden daha temiz olduğunu meydana koyacaksın. Senin de dükkânım, tezgâhım fabrika ile sapanını, tırpanını makine ile pazının emeğini, öküzünün gücünü buhar kuvvetiyle değiştirdiğin zaman; alnının onunkinden daha yüksek olduğunu göstereceksin. Bunu göstermeye çalışmalısın. Rahat bırakırlarsa…

Vaktiyle Çin ve Hint’in medeniyetleriyle İran’ın feyzini birleştirdiğin gibi; bugün de Avrupa’nın irfanını Asya’ya ileteceksin. Ey kervanbaşı yürü!

Bir Cuma namazından sonra çoluk çocuğun ile beraber cılız davarlarının otladığı yamacın ötesinde derenin başındaki çağlayanların yanında; çınarın gölgesinde otur. Mavi yeldirmeli sarı başörtülü Ayşeciğini, güneşten saçları sararmış, yüzü kararmış yavrularım etrafına al. Yaralı, geniş göğsünü girdaba ve rüzgâra aç.

Senin için ben ağlarım

Benim için kim ağlasın?

diye gürüldeye gürüldeye çağlayan, köpüren sinesini taşlara çarpa çarpa kabaran atılan derenin karşısında başından geçenleri düşün. Tükenmez düşmanları, tükenmez savaşları, tükenmez kanları düşün ve bu çilelerin sebepleri kalbinde dimağında coşsun ve durulsun. O zaman arslan gibi; ölmenin ecrinin insan gibi yaşamak olduğunu anla! İnsan gibi yaşamaya, efendi gibi yaşamaya, ataların gibi yaşamaya azmet.

Evla darına temiz ve mamur taştan bir ev, temiz ve mamur, bilgili bir dimağ bırakmaya ahdeyle. Ahdini, ailenin evladının alnına kondurduğun sıcak öpücüklerle imzala! İşte o zaman Ayşeciğinin alkır gülüne benzeyen kınalı parmakları, bu sayfaları çevirsin. Kanatlı hercai menekşeler gibi; kele­bekler ekinlerin sessizliğinde uçuşurken bu kitapçıktan birkaç sayfa okunsun. O sırada çehrenizde parlayacak bir tatlı gülümseyiş, bir ılık yaş, çocuklarınızın melul ruhunda belki bir ışık, bir rahmet olur.

Akşamüstü gün batarken ak öküz kağnıyı köyün çeşme yalağı önündeki çamurlu yoldan sürüklediği, caminin imamı, minareden kızıl meydana gömülen güneşe telkin verdiği zaman; çağlayanlar seyrinden kulübene dönerken ufukları delip daha öteleri görmek istercesine bakışların dalsın ve derinleşsin. İşte o zaman, Hazret-i Muhammed’in feyzinden gönlünde de bir sönmez çırağ; Yavuz’un damarından sende de bir damla kan, Alparslan’ın yelesinden sende de bir tutam saç olduğunu hatırla ve evladını ona göre hazırla!..

Bu satırları yazarken masallarımı süslemedim. Senin ruhun gibi; sade olmasını istedim. Ötesinde, berisinde…

Eğer varsa, göreceğin özentiler sana beğendirmek, gururunu okşamak içindir. Gurur! O, her Türk’ün yaratılışındadır. Biz, birbirimizi bundan tanırız değil mi?…

Bu masallar ile arzu ettim ki, senin firuze ruhuna tatlı bir renk, altın kalbine parlak bir cila vereyim. Görüyorum o renk siyah oldu, o cila donuk… Matem günlerinin taksiratı…

Kore gazisi, Filistin’e yardım için madalyasını satılığa çıkardı Ocak 19, 2009

Posted by Aybars in Adamlık, Canlılara hizmet, Diğergamlık, Sorumluluk, Yardımlaşma, İnsanlık.
add a comment

KONYA (CİHAN) – Kore Gazisi Ahmet Aras (79), Filistin’e yardım için gazilik madalyasını satılığa çıkardı. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına tepki gösteren gazi Aras, izin verilmesi halinde Gazze’de İsrail’e karşı savaşabileceğini belirtti. Gazi Aras, “Filistin’de yaşanan zulme yüreğim dayanmıyor.” dedi.

            Gazze’de binlerce kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olan İsrail’e tepkiler artarak devam ediyor.

            Tel Aviv, Türkiye’nin farklı illerinde düzenlenen gösterilerle protesto ediliyor. Filistin halkına ise Türkiye’den ilaç ve gıda malzemeleri gönderiliyor.

            Konya’da yaşayan Kore gazisi Ahmet Aras da, Filistin’e destek için gazilik madalyasını ve madalyalarını astığı ceketini satılığa çıkardı. Amacının Gazze’de yaşanan zulme dikkat çekmek olduğunu ifade eden Aras, açık artırmaya çıkardığı gazilik madalyasını en fazla parayı verene satacak.

            Büfe işleterek geçimini sürdüren Aras, kendisi için manevi değeri bulunan gazilik madalyasının elindeki en kıymetli varlığı olduğunu ifade ediyor. Gazilik unvanını şerefle taşıdığını dile getiren Aras, “Gazilik unvanını Kore’de aldıysam, şehitlik unvanını da Gazze’de savaşarak almak istiyorum. Genelkurmay’dan, Başbakandan bunu istirham ediyorum. Beni Filistin’e göndersinler.” dedi.

            Televizyonlarda Gazze halkının yaşadığı acıları izlerken ağladığını anlatan Gazi Aras, “Ben savaşın ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Şimdi İsrail’in orda sivil halka yaptıklarını görünce gözlerim doluyor, ağlıyorum. Buna yürek dayanmaz. Ağlayan, bombalardan kaçışan çocukları, anaları gördükçe televizyonun karşısında gözyaşlarıma engel olamıyorum.” diye konuşuyor.

            İsrail’in kadın çocuk yaşlı demeden herkesi öldürdüğünü hatırlatan Ahmet Aras, “Biz de Kore’de savaştık. Hem de süngüyle göğüs göğse çarpıştık. Ama kadınlara çocuklara ve yaşlılara dokunmadık. İsrail ise camileri vuruyor. Sivil halkı öldürüyor.” diyor.

            Tüm vatandaşları Gazze’ye destek olmaya çağıran Gazi Ahmet Aras, Müslümanların bir araya gelerek İsrail’e dur demesi gerektiğini belirtiyor. “Bugün Gazzeliler ölüyor. Yarın başka bir Müslüman devlet aynı sıkıntıya düşebilir.” diyen Aras, zulme karşı birlik olunması çağrısını yapıyor.

            Gazi Ahmet Aras, Manavgat’tan İsrail’e giden suyun kesilmesini ve İsrail mallarının boykot edilerek, yapılan tüm anlaşmaların feshedilmesini istediğini sözlerine ekliyor.

            Ahmet Aras’ın gazi arkadaşı Mustafa Mangıroğlu da, Filistin’deki savaşın biran önce durdurulmasını istedi. Tüm dünyanın İsrail’e karşı seyirci kaldığını aktaran Mangıroğlu, Gazze’de insanlığın sınavdan geçtiğini belirtti.

O’na Mescid-i Aksa’da Rastladım Aralık 24, 2008

Posted by Aybars in Sorumluluk.
add a comment

İlhan Bardakçı

Mevki:Kudüs.     Mekan:Mescid ül Aksa    Tarih:21 Mayıs 1972 Cuma

Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz. Kudüs Kapalı Çarşısında rüzgar gibi dolanan entarili kahvecilerin elindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüzmü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksanın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk kıblemize yani… hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hala bizim lakabımızla anılır: “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün orda beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan.. O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescidin bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız. Onu merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy. İskeletleşmiş vücude üzerinde bir garip giysi. Palto? Hayır, kaput, pardesü veya kaftan? Değil. Öyle bir şey işte. Başındaki kalpak mı, takkemi, fesmi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüzbinlerce çizgi, karşık ve kavruk bir deri kalıntısı. Yanımda bizim eski vatandaşımız İstanbullu Yusuf’a sordum:
“Kim bu adam?” dedim.
Lakaydi ile omuz silkti. ” Bilmem, diye cevap verdi. Bir meczub işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi  hala duruyor ya…. Kimseye bir şey sormaz. kimseye bakmaz, kimseyi görmez”.
Nasıl, neden, niçin hala bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe ” Selamunalekkum baba”. dedim.
Torbalanmış gözkapaklarının ardın sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişcesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:
-”Aleykumüsselam oğul….
Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…
-Kimsin sen, Baba? dedim..
Anlattı ki, bende size anlatacağım.
Ama evvela biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs’ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. tutmaya imkan yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor. Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir ardçı bölük bırakırız. Adet odur ki kendi zabteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.
Anlattı, dedimya. Gerisini tamamlayayım.
-Ben, dedi. Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan ardçı bölüğünden…
Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı.
-Ben, O gün buraya bırakılmış 20. Kolordu 36. tabur 8.Bölük 11. Ağır Makinalı Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım.
Yarabbi!… Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi.
Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:
-Sana, bir emanetim var oğul. nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?
-Elbette dedim, buyur hele…
Konuştu:
Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağına düşerse… Git, burayı bana ematen eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendiyi bul. Ellerinden benim içi öp. Ona de ki…
Sonra, kumandanı olduğu takımın makinalısı gibi gürledi:
“O’na de ki, gönül komasın. “11. MAKİNALI TAKIM KOMUTANI IĞDIRLI ONBAŞI HASAN. O GÜNDEN BU YANA, BIRAKTIĞIN YERDE NÖBETİNİN BAŞINDADIR. TEKMİLİM TAMAMDIR KUMANDANIM! “ dedi dersin.
Öleyazdım.

 

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. 57 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadalığımıza rağmen devletine küsmemişti. 

 

********************************************************* 

 

Söylentilere göre merhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, Tv’de anlattığında zamanın Genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar “Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi… O nöbet noktasındaki elmas manâyı da unutmuştuk…

Sabah Namazını Kaçırdığı için Kendini Azarlayan Sultan Aralık 24, 2008

Posted by Aybars in Din.
add a comment
 
Rivayet odur ki, Sultan Üçüncü Murad, bir vakit sabah namazını kaçırmış ve içinde duyduğu hicran bir şiir olarak karşımıza çıkmış.

 

işte o şiirin tam sözleri:

uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan
azrail’in kastı canadır inan
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan

seherde uyanırlar cümle kuşlar
dillu dillerince tesbihe başlar
tevhid eyler dağlar, taşlar, ağaçlar
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan

semavatın kapuların açarlar
müminlere rahmet suyun saçarlar
seherde kalkana hülle biçerler
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan

bu dünya fanidir sakın aldanma
mağrur olup tac-u tahta dayanma
yedi iklim benim deyu güvenme
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan

benim, murad kulun, suçumu affet
suçum bağışlayub günahım ref’et
resul’un sancağı dibinde haşret
uyan ey gözlerim gafletten uyan
uyan uykusu çok gözlerim uyan

 

“Son gazi”, Meclis’ten uğurlanacak Aralık 22, 2008

Posted by Aybars in Kadirbilirlik.
add a comment

ANKARA (CİHAN) – TBMM Başkanı Köksal Toptan, hayatını kaybeden Kurtuluş Savaşı’nın son gazisi Mustafa Şefik Birgöl için perşembe günü TBMM’de bir ‘Meclis Töreni’ düzenleneceğini açıkladı.

            TBMM’de açıklama yapan Toptan, Kurtuluş Savaşı’nın son gazisi Mustafa Şekip Birgöl’ün hayatını kaybettiğini hatırlatarak, Birgöl için cuma günü İstanbul’da bir devlet töreninin düzenleneceğini kaydetti. TBMM’nin ‘Gazi Meclis’ olarak Kurtuluş Savaşı’nın son gazisi Mustafa Şefik Birgöl için bir Meclis Töreni düzenlenmesinin uygun görüldüğünü dile getiren Köksal Toptan, bu yönde milletvekillerinden ve parti gruplarından da talepler olduğunu kaydetti.

            Mustafa Şefik Birgöl’ün cenazesinin yarın saat 09.00′da uçakla İstanbul’dan Ankara’ya getirileceğini açıklayan Toptan, saat 11.30′da da TBMM’de Birgöl için bir Meclis Töreni düzenleneceğini bildirdi. Bu törenle Gazi Meclis’in son gaziye olan saygısının ifade edileceğini dile getiren Toptan, Meclis’teki törene Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı gibi tüm devlet erkânının katılacağını söyledi.

            Toptan, son gazi Birgöl’ün uğurlanışının eksiksiz olması için ellerinden geleni yapmaya çalıştıklarını ifade ederek, Birgöl’ün kızı, damadı ve torununun da Meclis’te yapılacak törene katılacağını söyledi. Mustafa Şefik Birgöl’ün cenazesinin öğleden sonra tekrar uçakla İstanbul’a gönderileceğini belirten Toptan, İstanbul’da yapılacak Devlet Töreni’ne kendisinin ve milletvekillerinin de katılacağını söyledi.

            “Genelkurmay Başkanı buradaki törene mi, İstanbul’daki törene mi katılacak?” şeklindeki bir soru üzerine Toptan, Genelkurmay Başkanı’nın İzmir’de olduğunu ve bu akşam Ankara’ya döneceğini belirterek, “Buradaki törene katılacağını zannediyorum.” dedi.

            Toptan, tüm devlet erkânına yarınki tören için gerekli duyuruların yapıldığını bildirdi.

ADAM ARAMAK Aralık 19, 2008

Posted by Aybars in Adamlık.
add a comment

Rıdvan ÖZTÜRK

 

Yıllar önce bir hocamız toplumumuzda örnek insan tipinin, model insan tipinin
bulunamaz hâle geldiğinden bahisle; “Eskiden mahallelerde, yaşadığımız çevrelerde
oğlum, kızım bak filanca gibi ol” diye örnek almamız gereken kişileri bizlere
gösterirlerdi diye zamaneye bir serzenişte bulunmuştu. Bir şeylerin eridiğinin,
yok olduğunun habercisi bu sözlere o zaman da hak vermiştim, ama zaman içinde
bu haklılık o kadar bariz bir şekle büründü ki örnek insan arayışımız, yakın
çevreden uzak çevreye, zamanımızdan geriye doğru uzaklaştıkça uzaklaştı.

 

Toplumumuzda bu arayışı görmemek imkânsız. Siyasi yapılanmadan sosyal yapılanmalara
hep bu arayışı görüyoruz. Uzun soluklu olmayan hareketler, zamana karşı koyamayan
yapılanmalar gerisinde hep insan unsurundan kaynaklanan temel taşının yerine
oturtulamayışını bulmaktayız. Etrafımızda onlarca insanın kendisine bu görevi
“durumdan vazife çıkarmak” anlayışına uygun olarak üstlenmesi de yeni bir
keşmekeşe yol açmaktadır. Şeyhler, şıhlar, cemaat önderleri, parti liderleri,
sivil toplum örgütü temsilcileri bir anda parlayıp sönen saman alevi gibi
ne aydınlatıyor ne de ışık veriyor. Aydınlanmaya ve ısınmaya muhtaç kitleler
için, umudun karamsarlığa dönüştüğü yeni yeni hayal kırıklıkları hüsran denizini
dalgalandırmaktan başka bir işe yaramıyor işte.

 

İnsanımızın başkalarını beğenmeyen, ben merkezli düşüncesini hayatının mihenk
noktası olarak belirleyen anlayışı, geçimsizliğini ortaya koymaktadır. Aynada
kendisini görmeyen veya gördüğü aksin mükemmelliğine inanan, kusurlu bir yanını
bulamayan anlayışı, alçak gönüllülüğü de lügatinden silip götürmekte. İşte
bu iki uç nokta -etrafında olanları beğenmeme ve kendisini mazur görüp kusursuzlaştırma-
insanımızı iki ayrı noktaya doğru sürüklemektedir.

 

Geçmiş kültürümüzün insanı merkez alan yapısı sık sık dile getirilir. İnsan
deyince ne anlıyorduk, bu anlayışımızda ne değişti ki farklı bir tutum içerisine
girdik? Kulaklarımızda büyüklerimizin tembihleri yankılanmakta, ama ne demek
istediklerini kavram kargaşasının yol açtığı çalkantıda durağanlaştıramamaktayız.
“Oğlum adam ol, Oğlum büyüyecek de adam olacak”… “adam” kavramı, erişilmesi
zor, hedef bir kavram olarak zihinlerimize kazınırdı adeta. Yaşımız ilerledikçe
adam olmanın makamla mevki ile alâkalı olmadığını izah için kısa hikâyeler
anlatılırdı:

 

“Adamın biri oğlunun eğitiminden ümidini kesmiş, hep “Oğlum sen adam olmazsın”
diyormuş. Delikanlının çok zoruna giden bu söz onu kamçılamış, sonunda yüksek
bir makama gelmiş, herkes karşısında el pençe divan duruyormuş. Adamlarına
emretmiş köyünden apar topar babasını alıp huzuruna getirmişler. Ne olduğunu
bile anlayamayan adamcağız, oğlunun “Baba sen bana adam olmazsın diyordun,
bak işte vezir oldum” sözlerine karşılık “Oğlum ben sana vezir olamazsın demedim,
adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın bu yaştaki babanı böyle ayağına getirtmezdin”
diyivermiş.

 

Ne menem şeydir bu adam olmak. Nasıl adam olunur. Adam ne demek. Sözlüklere
bakarsanız “yetişkin erkek kişi, insan” diye anlam veriyor. “Bu yaşa gelmişsin
ama hâlâ adam olamamışsın” deyince adam olmanın yaşla bir ilgisi olmadığı
anlaşılmakta. Adamın fiziki özelliklerinden ziyade fizik ötesi, manevi özellikleri
zihnimizde kavramı canlı tutan özellik olarak varlığını sürdürmekte. “adam
olmak, adam etmek, adam gibi, adamakıllı” gibi kavramlar hep bunu yansıtmakta.

 

Yine sözlüklerden yola çıkarsak, adam kelimesinin aslı Âdem’dir. Âdem ise,
herkesin bildiği ilk insan ve ilk peygamber elbette. Peki o zaman neden âdem
demiyoruz da adam diyoruz. Türk insanının dilinde yaşattığı anlam inceliklerinden
biri budur. Özelden genele geçişi sağlayarak özelin dokunulmazlığını muhafaza
etmek. Âdem’i özel yerinde tutmak, onu diğer ademlerden ayırmak düşünce alanında
var olan bu olguyu kelimeye de taşımak. İşte Adem ile adamı ayrı kelimeler
ve ayrı kavramlar hâline getiren anlayış.

 

Âdem adamlar için model insan tipi. Tanrı’nın kullarına örnek insan tipi
olarak sunduğu, gösterdiği model, peygamber. Onun gibi olunması istenmiştir.
Âdem olabilmek mümkün değil, çünkü Adem özeldi. Ama adam olmak mümkün. Âdem’in
özelliklerini taşıyan adam olmuş demektir. Âdem’in özellikleri nelerdi, adam
kime derler yazmaya kalksak sayfalar yetmez. Onun için insanımızın kelime
hazinesine müracaat etmek en güzeli. Türkçede içinde adam geçen ve olumlu
anlamlar çağrıştıran her şey, her özellik insanımızın Âdem’e ait olan ve adamda
aradığı özelliktir. İçinde adam kelimesi geçtiği hâlde olumsuzluk ifade eden
her özellik ise Âdem’e ait olmayan, dolayısıyla da adamda da bulunmaz diye
belirlediğimiz özelliklerdir.

 

Şimdi bakın etrafınıza, sağınıza solunuza. Tekrar tekrar bakın, bu özellikleri
üzerinde taşıyan kaç kişi göreceksiniz. Bırakın etrafınıza bakmayı, önce kendinize
bir bakın. Bu özelliklerin ne kadarı bende var diye bir nefis muhasebesi yapalım.
İşte buyurun meydan!

 

Terim dili ile söylersek, örnek insan tipi, model insan tipi gösterin. Halk
diliyle söylersek, adam gibi bir adam gösterin. Haydi, saymaya başlayalım.
Lütfen önden buyurun. Kendimizden başlayabilecek miyiz, başlayabilir miyiz?
Hani rakamlar nerde? Sayılar burada enflasyona hiç mi hiç uğramamış.

KAZAK TURKLERINDE NASREDDIN HOCA VE FIKRALARI* Haziran 4, 2008

Posted by Aybars in Hazırcevaplık, Zeka.
1 comment so far

Doc. Dr. Abdulvahap Kara

Kazak Turkleri arasinda pek cok kimse Nasreddin Hoca’nin Aksehirli oldugunu bilmez. Onu Kazak cografyasinin Cimkent, Almati, Aktobe, Kostanay, Semey veya Astana gibi herhangi bir sehrinde yasamis Kazaklarin efsanevi kahramanlarindan biri oldugunu zanneder.
Bu durum, elbette sadece, Kazaklar icin gecerli degildir. Nasreddin Hoca, nasil Kazakistan’da bir Kazak ise, Ozbekistan’da Ozbek, Turkmenistan’da Turkmen, Kirgizistan’da Kirgiz ve Tataristan’da da bir Tatar’dir. Bu durum sayamadigimiz diger Turk halklari icin de gecerlidir. Onun fikralari o kadar benimsenmistir ki, kimse onun Anadolu dogup buyumus bir sahsiyet oldugunu fark etmez bile.
Iste Nasreddin Hoca’yi benzersiz kilan da budur. Nasreddin Hoca bu yonuyle dunyada tektir. Baska bir deyisle, Nasreddin Hoca tum Turk Dunyasi’nin kendinden bilerek benimsedigi ortak edebi sahsiyettir. Bu acidan bakildiginda, Nasreddin Hoca’nin yasadigi Aksehir’i de Turk Mizah Dunyasi’nin baskenti olarak gorebiliriz.
Biz bu yazimizda Nasreddin Hoca’nin Kazak Edebiyatindaki yeri ve bu konuda yapilan arastirmalar hakkinda bilgi vermeye calisacagiz.
Yukarida dile getirdigimiz gibi, Kazaklar kendi dillerinin fonotik ozelliklerine uygun olarak “Kocanasir” diye adlandirdiklari Nasreddin Hoca’yi o kadar benimsemistir ki, onun adi Kazak Turkcesine deyim olarak girmistir. Kazakca sozluklere baktigimizda, “Kocanasir” kelimesine “ankav”, yani saf, her seye inanan “angal”, yani bilmemis gibi gorunen ve “ak konil” yani temiz kalpli, iyi niyetli manalarini yuklendigini goruruz (Kazak Tilinin Sozdigi 1999: 398). Bunun disinda sozluklerde sifat olarak da yer almaktadir. Kazak Turkcesinde, Nasreddin Hoca gibi saf kisilere “Kocanasirlav”, Nasreddin Hocalik is manasinda “Kocanasirlik” ve Nasreddin Hoca gibi manasinda “Kocanasirsa” ve “Kocanasirday” deyimleri kullanilmaktadir (Kazak Tilinin Sozdigi 1999: 398). Bunun disinda mizah yayinlarinda “Kocanasir Korcini”, yani “Nasreddin Hoca’nin Heybesi” deyimi yerlesmistir. Ilk defa Kazak Edebiyati dergisinin son sayfasindaki mizaha ayrilan bolume verilen bu isim daha sonra bir cok dergi ve
gazetelerin mizah sayfalarina ad olmustur. (Kisibekov vd. 1996: 42) Sadikbek Adambekov Almati’da mizah oykulerinin yayinladigi kitabina[1], oykulerinin Nasreddin Hoca ile hic ilgisi olmamasina ragmen “Kocanasir Kakpasi”, yani “Nasreddin Hoca Kapisi” adini vermistir (Kisibekov vd. 1996: 42).
Kisibekov Nasreddin Hoca fikralarinin siradan gulduru fikralari olmadigina isaret etmektedir. Ona gore, Kazaklar dunyada uc seyi arsiz olarak gorur: 1. yemek, 2. uyku 3. gulme. Nasreddin Hoca’nin fikralari yukaridaki gibi arsiz gulmeceler degil, arli dusunduren gulmecelerdir (Kisibekov vd. 1996: 42).
Aslinda Kazaklarda Nasreddin Hoca sadece mizahi bir karakter degildir. O ayni zamanda bilgeligi, cesareti, hazircevapliligi zalim zenginler ile yoneticilere karsi adaleti tesis etmeye calisan bir kahramani temsil eden bir sahsiyettir. Kazak Edebiyatinda Nasreddin Hoca’dan baska da fikra kahramanlari vardir. Bunlarin baslicalari Aldar Kose, Jiyrense Sesen, Tazsa Bala, Kil Kenirdek, Siybut ve Jargak Bas’tir (Sattarov 1987: 5; Meyermanova 2001: 7-20). Bunlar icinde Aldar Kose ve Jiyrense Sesen’in ozellikleri Nasreddin Hoca’ya cok benzemektedir. Bu yuzden ayni fikranin kahramani bazen Nasreddin Hoca, bazen Aldar Kose ve bazen de Jiyrense Sesen’dir. Ayni fikranin bu sekilde farkli kahramanlara mal edilerek anlatilmasi, Kazaklar arasinda yadirganmamakta, hatta aksine normal karsilanmaktadir (Sattarov 1987: 8). Cunku, Aldar Kose ve Jiyrense Sesen karakterlerini inceledigimizde Nasreddin Hoca ile benzer ozellikler tasidigini gormekteyiz.
Kazak Edebiyatinda akilli ve kurnaz bir sahsiyeti sembolize eden Aldar Kose (Aldatan Kose) hazircevapliligi ve keskin zekasiyla cimri ve zalim zenginler ile beyleri alt eder. Aldar Kose’nin gercekten yasamis bir sahsiyet olup olmadigi konusunda somut deliller yoktur. (Gabdullin 1996: 153-157; Kazak SSR 1989: 111; Meyermanova 2001: 13-15; Kadeseva 1997: 101-104) Aldar Kose fikralari Turkce’ye de cevrilmistir (Danes Erimbetova, Aldar Kose Fikralari, Istanbul 2003). Bazi arastirmacilar, onun Nasreddin Hoca’dan esinlenerek uretilmis bir kahraman olabilecegini ileri surmektedirler. (Kisibekov vd. 1996: 42). Bazi fikralarin hem Aldar Kose ve hem de Nasreddin Hoca’ya mal eldildigini yukarida ifade etmistik. Asagidaki Aldar Kose fikrasi bu acidan bir cok kimseye tanidik gelebilir.
“Alti genc Aldar Kose ile eglenmek icin nehir kiyisina gotururler. Iclerinden biri:
-Aldar Amca, simdi hep birlikte suya girelim ve birer yumurta yumurtlayip cikalim, dedi. Onlarin hepsi Aldar Kose’ye fark ettirmeden yanlarinda birer yumurta getirmislerdi. Aldar Kose:
-Tamam, diyerek suya girmeye razi olur.
Genclerin hepsi suya dalip cikarak:
-Iste biz birer yumurta yumurtladik. Sizin yumurtaniz nerede? diye Aldar Kose’ye yumurtalarini gosterirler.
Bunu goren Aldar Kose:
-Uuuruuu, diye horoz gibi otmeye baslar.
-Aldar Amca, ne yapiyorsunuz? diye alti genc sorarlar. O zaman Aldar Kose:
-Bu kadar tavuga, bir horoz lazim degil mi? diye cevap verir.” (Mamet 2000: 221)
Buna benzer bir fikranin da Nasreddin Hoca’da oldugunu biliyoruz (Secilmis Nasreddin Hoca Fikralari 1992: 110-112; Erginer 1969: 79).
Kazak Sozlu Edebiyatinda bilgelik ve feraseti temsil eden Jiyrense Sesen Kazak Hanligi’nin kurucusu Janibek Han doneminde yasamis gercek bir tarihi sahsiyettir. Kazak efsanelerine gore, Jiyrense Sesen Kazak Hanligi’nin kurulmasina destek vermistir. Buna ragmen Kazak Hanlarini hatalarini gordugunde elestirmek de geri durmaz. Hanlarin onunde dogruyu soyleyebilen cesareti ile on plana cikar. Han zaman zaman Jiyrense Sesen’i bilgeligi ve guzel karisindan dolayi kiskanir. Bu sebeple Han, Jiyrense Sesen’e ifa etmedigi takdirde cezalandiracagini soyleyerek yerine getirilmesi imkansiz buyruklar verir. Boylece Jiyrense Sesen’e surgun cezasi vererek uzaklastirmak veya oldurmek ister. Ancak Jiyrense Sesen her defasinda akilli karisi Karasas’in (Karasac) tavsiyeleri dogrultusunda hareket ederek bu cezalardan kurtulmasini bilir. Kazaklar arasinda Jiyrense Sesen ile ilgili pek cok fikra anlatilir. Ancak bunlarin kacinin gercekten onun basindan gectigi bilinmez. Genel kani bir cogunun
sonradan ona mal edilmis olmasidir. (Gabdullin 1996: 160-163; Kazak SSR 1989: 257; Meyermanova 2001: 16-17).
Jiyrense Sesen fikralarina tipik bir ornek su sekildedir:
“Jiyrense Sesen’den kurtulmak isteyen Han ona on koc verir ve “Bunlara kirk gun icinde kuzu dogurtup bana geri vereceksin” diye buyurur. Bu emri nasil yerine getirecegini bilemeyen ve kara kara dusunen Jiyrense Sesen’in imdadina karisi Karasac yetisir. “Bunun icin uzulme. Koclari al gel. Kesip yiyelim. Hana cevabini daha sonra ben veririm.” der. Kirk gunluk muddet dolunca, Karasac kocasi Jiyrense Sesen’i yataga yatirir ve ustune yorgani orter. Bir ara Han eve gelir ve Jiyrense Sesen’in nerede oldugunu sorunca “Kocam yeni dogum yapti. Yatiyor.” diye cevap verir. Han sasirarak “Sen ne diyorsun, hic erkek dogum yapar mi?” diye cikisir. Bunun uzerine Karasac “Hunkarim, madem erkeklerin dogum yapamayacagini biliyorsunuz, o zaman nicin koclara kuzu dogurtsun diye Jiyrense Sesen’e emir verdiniz?” der. Buna soylenecek bir laf bulamayan Han yenilgiyi kabul eder ve halk nezdinde gulunc duruma duser” (Gabdullin 1996: 162).
Nasreddin Hoca’nin Timur ile ilgili hikayeleri Jiyrense Sesen’in fikralarina benzemektedir.[2] Aldarkose’nin kurnazligi ve zekasiyla zalimleri alt etmesi ve Jiyrense Sesen’in bilgeligi Nasreddin Hoca’nin bunyesinde toplanmaktadir. Yani Nasreddin Hoca hem kurnaz, hem saf ve hem de bilgelik gibi onemli vasiflari bunyesinde toplamaktadir. Bu haliyle Nasreddin Hoca’nin Aldarkose’nin ve Jiyrense Sesen’in ozelliklerini tek basina tasimakta oldugunu soyleyebiliriz.
Bu yuzden Kazaklar arasinda Nasreddin Hoca bazen kurnaz, bazen saf fakat cogunlukla temiz kalpli, iyi niyetli evliya gibi kutsal bir sahsiyet olarak algilanir (Kisibekov vd. 1996: 40).
Kazakistan’da Nasreddin Hoca uzerine arastirmalar 1960’li yillardan itibaren ele alinmistir. Ilk olarak V. Gordlevskiy, I. Braginskiy ve K. Davletov’un bu konudaki arastirmalari yayinlandi. Daha sonra bu konuda arastirmalar yayginlasmaya basladi. Bu konuda yayinlanan onemli calismalari soylersek;
L. Solov’yev, Kocanasir, Almati 1963.
T. Abdurahmanov, Kocanasir Angimeleri, Almati 1965
T. Abdurahmanov, Kocanasir Hikayalari, Almati 1977
B. Kencebayev, Timpiy, Almati 1981
Baltabay Adambayev – Tolevhan Jarkinbekova, El Avzinan (Sesendik Sozder, Akindik Tolgamdar, Aniz – Angimeler), Almati 1985
Kocanasir Hikayalari (Rusca’dan ceviren O. Kenjebek), Almati 1998.
Kazakistan Nasreddin Hoca’nin fikralari uzerine son derleme Onalbek Kenjebek tarafindan yayinlanarak 2007’de Astana sehrinde yayinlanmistir. Eserde 1118 Kazakca Nasreddin Hoca fikrasina yer verilmistir. Bunlar, Kazaklar arasindaki fikralarin yanisira, Kirgiz, Ozbek, Turk, Turkmen, Tacik, Fars, Tatar, Arap, Karakalpak, Uygur, Baskurt, Kurt, Yunan, Hakas, Avar, Cecen, Osetin gibi halklarin dilindeki Nasreddin Hoca fikralarindan yapilan cevirilerdir (Kenjebek 2007: 2).
Bunlarin disinda “Kazak Ertegileri” Kazak Hikayeleri isimli kitaplarda Aldarkose, Jiyrense Sesen ve Tazsa Bala fikralariyla birlikte Nasreddin Hoca’nin fikralarina genis yer verilmektedir. (Sattarov 1987: 8) Nasreddin Hoca fikralari Kazaklar arasinda ozanlarin soyledigi terme – tolgav denilen nasihat siirlerinde de yasatilmaktadir. (Sattarov 1987: 9) Kazaklar arasinda Nasreddin Hoca’nin birkac asir oncesinden beri yasadigini gosteren yazili bir kaynak Kazakistan Ilimler Akademisi Merkez Kutuphanesinde muhafaza edilen el yazma Kissa-i Nasir Efendi isimli el yazmasidir. (Sattarov 1987: 9)
Kazakistan’da 1960’li yillardan itibaren Nasreddin Hoca fikralari uzerine kitaplar ve makaleler yayinlanmakla birlikte, bu konudaki arastirmalarin yeterli oldugu soylenemez. Kisibekov, Nasreddin Hoca fikralarinin halk arasinda genis capli yaygin olmasina ragmen, sistemli arastirmalarin olmamasindan yakinmaktadir. Kazakistan’da yayinlanan felsefe, tarih ve edebiyat arastirmalarinda Nasreddin Hoca fikralarinin sosyal, felsefi ve beseri ozelliklerinin irdeleyen calismalara yer verilmedigini ifade etmektedir. Hatta, Kazakistan Tarihi ve Kazak Edebiyati Tarihi gibi cok ciltli eserlerde bile Nasreddin Hoca fikralari hakkinda bilgi ve yorumlara cok az yer verildigini soylemektedir (Kisibekov vd. 1996: 42).
Aslinda Nasreddin Hoca fikralarina sadece Kazakistan veya sadece Turkiye acisindan bakmak bu konudaki arastirmalarin her zaman eksik kalmasina yol acacaktir. Cunku, Nasreddin Hoca tum Turk Dunyasi’nin ortak sahsiyetine olduguna ve her Turk ulkesi ona kendinden bir seyler kattigina gore, Nasreddin Hoca fikralarina tum Turk Dunyasi genelinde bakmak yerinde olacaktir. Hatta bu konuda baska milletler ve dillerdeki fikralari da derleyip incelemek gereklidir. Bunun icin Nasreddin Hoca’nin yurdu, Turk Mizah Edebiyatinin ata yurdu, baskenti Aksehir’de bir Nasreddin Hoca Enstitusu veya Merkezi kurulmalidir. Merkez tum dunyadaki Nasreddin Hoca fikralarini derlemelidir. Turk ulkelerinin her birinde Nasreddin Hoca arastirmalarina maddi ve manevi destek vermelidir. Cunku, sohreti ve fikralari sinirlar otesine tasmis olan Nasreddin Hoca artik sadece Turk ulkelerinde degil, tum dunya edebiyatinda yeri ve etkisi olan bir olgudur. Buna uygun olarak dunya capinda Nasreddin Hoca
arastirmalari yapilmalidir. Nasreddin Hoca’nin 800. yilinda yapilan ve genis katilimli bu sempozyumunun dunya capindaki arastirmalar icin bir basamak teskil etmesini temenni ediyorum.
KAYNAKLAR:
Erginer, Kaya, Nasreddin Hoca Tarihi Kisiligi ve Hikayelerinin Anlami, Istanbul, 1969.
Erimbetova, Danes, Aldar Kose Fikralari, Istanbul 2003.
Gabdullin, Malik, Kazak Halkinin Aviz Adebiyeti, Almati 1996.
Golpinarli, Abdulbaki, Nasreddin Hoca, Istanbul 1961.
Kadeseva, Karligas, “Kazak Folklorunda Hoca Nasreddin Gibi Baska Tipler”, Uluslar arasi Nasreddin Hoca Bilgi Soleni (Sempozyumu) Bildirileri 24-26 Aralik 1996 Izmir, Ankara 1997.
Kazak SSR Kiskasa Entsiklopediya, c. IV, Almati 1989.
Kazak Tilinin Sozdigi, Almati 1999, s. 398.
Kenjebek, Onalbek, Kocanasir Hikayalari, Astana, 2007.
Kisibekov, Dosmuhamed – Kisibekov, Timur, “Mangilik Omir – Mangilik Kulki Kocanasir Azil Angimelerinin Omirsendigi Tuvrali Birer Soz”, Akiykat, 1996, Sayi 5, s. 42.
Mamet, S., Kazak Ertegileri (Hayvanattar Tuvrali Jane Aniz Ertegiler), Almati 2000.
Meyermanova, Jannet, Kazak Fikralari ve Fikra Tipleri, (Basilmamis Yuksek Lisan Tezi) Selcuk Universitesi Sosyal Bilimler Enstitusu 2001.
Sakaoglu, Saim, Nasreddin Hoca Fikralarindan Secmeler, Ankara 2006.
Sattarov, Kidirali, El Avzinan Kuldirgi Angimeler, Almati 1987.
Secilmis Nasreddin Hoca Fikralari, Senyildiz Yayinevi, Istanbul 1992.

OLUMLU DÜŞÜNCE VE BEYİN GÜCÜ Mayıs 22, 2008

Posted by Aybars in Olumlu Düşünme.
add a comment

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin 
Geriye kalan et ve kemiksin 
Gül düşünürsün gülüstan olursun 
Diken düşünürsün dikenlik olursun 

MEVLANA 

Doğu felsefesinin ana kaynağı olan “pozitif düşünce” günümüzde batı tıbbında benimsediği sihirli iki kelimedir. Doğada , evrende her şey karşılıklı etkileşim halindedir. Zihinle beden
arasında da böyle bir etkileşim vardır. Zihindeki olumlu düşünceler bedende bir takım olumlu sonuçlar yaratır. 

Pozitif düşünce , olumsuzluklara razı olmayan, her koşulda yapabilecek iyi bir şeyin olduğuna inanan, insan hayatını olumlu yönde etkileyen bir düşünce tarzıdır. 
Bu gün artık iş , spor ve sanat dünyasında bile pozitif düşünce ve beyin gücü verim arttırıcı bir faktör olarak kabul edilmektedir. Bu gün artık başarının yolu pozitif düşünmekten geçiyor. Bu iki kelimeyi hayat felsefesi olarak benimseyen insanlar umudunu, güvenini, iyimserliğini kaybetmeden kendine güvenen, cesur ve inisiyatif sahibi bireyler olduklarını çevrelerine hissettiriyorlar. 
  
Pozitif düşünen kişiler, pozitif enerji veren insanlarla arkadaşlık ediyorlar, pozitif enerji veren yiyeceklerle besleniyorlar, pozitif enerji yüklemek için spor ve meditasyon yapıyorlar. Sizi daha güçlü kılacak şu yaşam felsefesine kulak verin: 

· Mizah duygunuzu yitirmeyin 
· Cesur olun 
· İdealist olun 
  
Deepek Chopra yaratıcı güç ile ilgili şöyle der:Sizin için en önemli gerçek, gücünüzü aldığınız kaynaktır. Yaratıcı güç aklımızı ve bedenimizi şekillendirir, evrimin gücüde budur. Yaratıcı gücünüzle ilişki kurun. Yaşamın tümünü kaplayan üç temel güç vardır bunlar: 
  
· Yaratma 
· Koruma 
· Yok etme 

Yaratıcılık gücünü egemen kılan kişiler başarılı olmuşlardır. Kendi güçlerinin kaynağının yine kendileri olduğunu bilirler ve aşağıdaki ortak özelliklere sahiptirler: 

· Sezsizliğin tadını çıkarmayı bilirler 
· Doğayı hisseder, ondan zevk alırlar 
· Kendi duygularına güvenirler 
· Kargaşa içinde de işlerine odaklanırlar 
· Çocuklar gibi onlarda hayal kurmaktan hoşlanırlar 
· Kendi bilinçlerine güvenirler 
· Herhangi bir görüşe katı bir şekilde bağlı değildirler. 

Affetmek , bir başka insana veya kendinize karşı içinizde duyduğunuz öfkenin yerine sevgiyi koymaktır. İşte size affetmenin birkaç yolu: 

· İşe enerjinizi arttıracak bir şey yaparak başlayın 
· Sanki kalbinizden konuşuyormuşsunuz ve içinizden yükselen affetme sözcüklerini dile getiriyormuşsunuz gibi yapın 
· Ellerinizi kalbinizin üzerine yerleştirin, içinizden taşan duyguları hissedin 

Son olarak geçmişi ve geleceği bir tarafa bırakıp sadece bugünü iyi değerlendirmeğe inanarak sözlerimi Ömer Hayyam’ın bir dörtluğu ile bitiriyorum. 

Gönlüm aranıp dünleri feryat etme 
Kan almak için yarınlar icat etme 
Dünler düş olup gitti, yarınlarsa hayal 
Cahilce şu gerçek günü berbat etme 

recepakkaya@kamerazzi.net ‘den

 

Cengiz Han’ın soyu Mayıs 22, 2008

Posted by Aybars in Kategorilenmemiş.
add a comment
Merhabalar,
 
Asagidaki metin  Edward M tarafindan Genghis Khan basligi ile National Geographic dergisinde yazilan bir yazidan aktarmadir. Goruldugu gibi Cengiz Hanin soyu Turkler tarafindan kutsal sayilan Bozkurta bağlaniyor. Soyunu Bozkurta ve inancini Goktanriya baglayan Cengiz Han Cinin, Arabin ve Batinin kuyruguna takilan sozde Turk mankurtlari cezalandirmistir. Cengiz bizim atamizdir.
 
“Soyun türeyişini açıklayan mitsel anlatım Temuçin’in soyunu Orta Asya Türk destanlarında da sıkça rastlanan bozkurt motifine dayandırıyor. Bozkurt’un soyun türeyişini sağlayan atasal form olarak belirginleştirildiği, bunun yanı sıra doğa üstü bir güce tapınım amacıyla düzenlenen kurban törenlerinin yapıldığı gözönünde tutulursa, bozkır toplumunun tipik totemizm özellikleri gösteren bir dini benimsedikleri anlaşılıyor. Ancak, kaynakta klanın atasal formu olarak kabul edilen ve türeyişin kaynağı olduğu düşünülen Bozkurt’a kesin bir tapınımdan söz edilmiyor.”
Recai İskender
1.8.2003