jump to navigation

Tahtımı veririm ama Temmuz 2, 2009

Posted by Aybars in Adamlık, Birlikte çalışma, Devlet, Devletlerarası ilişkiler, Düşküne kucak açma, Konukseverlik, Sözünde durma, Yardımlaşma.
add a comment

1792 tarihinde Rus Ordusu Polonya topraklarına girdi!… Üç yıl sonra Lehistan üçüncü kez parçalandı ve Rusya, Prusya, Avusturya tarafından paylaşıldı!… Polonya’nın işgali ve bağımsızlığının sona erdirilmesini tanımayan tek devlet Osmanlı İmparatorluğu oldu. Denilir ki; Padişah yabancı diplomatları kabul ettiğinde, hep Lehistan elçisini sorar, bunun üzerine sadrazam, usulca yaklaşır ve herkesin duyacağı şekilde, padişahın kulağın şunu söyler: Lehistan elçisi yoldadır, ancak gelişi, yollardaki müşkülat yüzünden gecikmiştir…Bu Türk’ün Leh ulusuna olan sevgisinin somut bir tazahürüdür. Şu rivayet de çok yaygındır ve Leh ulusunun büyük çoğunluğu tarafından bilinir: Osmanlı atlıları Vistül Nehrinde su içince, Lehistan kurtulacaktır… İstanbul, uzun yıllar Polonyalı göçmenlerin en önemli yerleşim merkezi oldu. Türkler, yurtsever Leh’lere, Türk Yurdunu daima açık tuttular; onlara yurt kurabilecekleri toprak verdiler; yardımlarda bulundular. 1774’de Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na göre, bu göçmenlerin Rusya’ya iadesi gerektiği halde, anlaşmanın o maddesi uygulanmadı. XIX. yüzyılda, baskı altındaki Polonyalılar ayaklanma hazırlıkları yaptılar; 1831, 1848 ve 1863’de gerçekleştirilen ayaklanmalar, Polonya tarihinin önemli olayları arasında yer almakla birlikte, Türk tarihini de yakından ilgilendiriyordu. Bu ulusal ayaklanmada başarı sağlayamayan devrim liderleri, başlarını ancak Osmanlı Devletine sığınarak kurtarabildiler. Bunların bir kısmı İstanbul’a geldikten sonra da mücadelelerini sürdürdüler. Rusya ile Avusturya, bu mültecilerin iade edilmesini ısrarla talep ettiler; ama zamanın Osmanlı Padişahı Abdülmecit, bu talepleri reddederken şu sözü de dünya üzerinde yankılandı: “Tahtımı veririm; fakat devletime sığınanları asla geri vermem!…”

Kore gazisi, Filistin’e yardım için madalyasını satılığa çıkardı Ocak 19, 2009

Posted by Aybars in Adamlık, Canlılara hizmet, Diğergamlık, Sorumluluk, Yardımlaşma, İnsanlık.
add a comment

KONYA (CİHAN) – Kore Gazisi Ahmet Aras (79), Filistin’e yardım için gazilik madalyasını satılığa çıkardı. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına tepki gösteren gazi Aras, izin verilmesi halinde Gazze’de İsrail’e karşı savaşabileceğini belirtti. Gazi Aras, “Filistin’de yaşanan zulme yüreğim dayanmıyor.” dedi.

            Gazze’de binlerce kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olan İsrail’e tepkiler artarak devam ediyor.

            Tel Aviv, Türkiye’nin farklı illerinde düzenlenen gösterilerle protesto ediliyor. Filistin halkına ise Türkiye’den ilaç ve gıda malzemeleri gönderiliyor.

            Konya’da yaşayan Kore gazisi Ahmet Aras da, Filistin’e destek için gazilik madalyasını ve madalyalarını astığı ceketini satılığa çıkardı. Amacının Gazze’de yaşanan zulme dikkat çekmek olduğunu ifade eden Aras, açık artırmaya çıkardığı gazilik madalyasını en fazla parayı verene satacak.

            Büfe işleterek geçimini sürdüren Aras, kendisi için manevi değeri bulunan gazilik madalyasının elindeki en kıymetli varlığı olduğunu ifade ediyor. Gazilik unvanını şerefle taşıdığını dile getiren Aras, “Gazilik unvanını Kore’de aldıysam, şehitlik unvanını da Gazze’de savaşarak almak istiyorum. Genelkurmay’dan, Başbakandan bunu istirham ediyorum. Beni Filistin’e göndersinler.” dedi.

            Televizyonlarda Gazze halkının yaşadığı acıları izlerken ağladığını anlatan Gazi Aras, “Ben savaşın ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Şimdi İsrail’in orda sivil halka yaptıklarını görünce gözlerim doluyor, ağlıyorum. Buna yürek dayanmaz. Ağlayan, bombalardan kaçışan çocukları, anaları gördükçe televizyonun karşısında gözyaşlarıma engel olamıyorum.” diye konuşuyor.

            İsrail’in kadın çocuk yaşlı demeden herkesi öldürdüğünü hatırlatan Ahmet Aras, “Biz de Kore’de savaştık. Hem de süngüyle göğüs göğse çarpıştık. Ama kadınlara çocuklara ve yaşlılara dokunmadık. İsrail ise camileri vuruyor. Sivil halkı öldürüyor.” diyor.

            Tüm vatandaşları Gazze’ye destek olmaya çağıran Gazi Ahmet Aras, Müslümanların bir araya gelerek İsrail’e dur demesi gerektiğini belirtiyor. “Bugün Gazzeliler ölüyor. Yarın başka bir Müslüman devlet aynı sıkıntıya düşebilir.” diyen Aras, zulme karşı birlik olunması çağrısını yapıyor.

            Gazi Ahmet Aras, Manavgat’tan İsrail’e giden suyun kesilmesini ve İsrail mallarının boykot edilerek, yapılan tüm anlaşmaların feshedilmesini istediğini sözlerine ekliyor.

            Ahmet Aras’ın gazi arkadaşı Mustafa Mangıroğlu da, Filistin’deki savaşın biran önce durdurulmasını istedi. Tüm dünyanın İsrail’e karşı seyirci kaldığını aktaran Mangıroğlu, Gazze’de insanlığın sınavdan geçtiğini belirtti.

ADAM ARAMAK Aralık 19, 2008

Posted by Aybars in Adamlık.
add a comment

Rıdvan ÖZTÜRK

 

Yıllar önce bir hocamız toplumumuzda örnek insan tipinin, model insan tipinin
bulunamaz hâle geldiğinden bahisle; “Eskiden mahallelerde, yaşadığımız çevrelerde
oğlum, kızım bak filanca gibi ol” diye örnek almamız gereken kişileri bizlere
gösterirlerdi diye zamaneye bir serzenişte bulunmuştu. Bir şeylerin eridiğinin,
yok olduğunun habercisi bu sözlere o zaman da hak vermiştim, ama zaman içinde
bu haklılık o kadar bariz bir şekle büründü ki örnek insan arayışımız, yakın
çevreden uzak çevreye, zamanımızdan geriye doğru uzaklaştıkça uzaklaştı.

 

Toplumumuzda bu arayışı görmemek imkânsız. Siyasi yapılanmadan sosyal yapılanmalara
hep bu arayışı görüyoruz. Uzun soluklu olmayan hareketler, zamana karşı koyamayan
yapılanmalar gerisinde hep insan unsurundan kaynaklanan temel taşının yerine
oturtulamayışını bulmaktayız. Etrafımızda onlarca insanın kendisine bu görevi
“durumdan vazife çıkarmak” anlayışına uygun olarak üstlenmesi de yeni bir
keşmekeşe yol açmaktadır. Şeyhler, şıhlar, cemaat önderleri, parti liderleri,
sivil toplum örgütü temsilcileri bir anda parlayıp sönen saman alevi gibi
ne aydınlatıyor ne de ışık veriyor. Aydınlanmaya ve ısınmaya muhtaç kitleler
için, umudun karamsarlığa dönüştüğü yeni yeni hayal kırıklıkları hüsran denizini
dalgalandırmaktan başka bir işe yaramıyor işte.

 

İnsanımızın başkalarını beğenmeyen, ben merkezli düşüncesini hayatının mihenk
noktası olarak belirleyen anlayışı, geçimsizliğini ortaya koymaktadır. Aynada
kendisini görmeyen veya gördüğü aksin mükemmelliğine inanan, kusurlu bir yanını
bulamayan anlayışı, alçak gönüllülüğü de lügatinden silip götürmekte. İşte
bu iki uç nokta -etrafında olanları beğenmeme ve kendisini mazur görüp kusursuzlaştırma-
insanımızı iki ayrı noktaya doğru sürüklemektedir.

 

Geçmiş kültürümüzün insanı merkez alan yapısı sık sık dile getirilir. İnsan
deyince ne anlıyorduk, bu anlayışımızda ne değişti ki farklı bir tutum içerisine
girdik? Kulaklarımızda büyüklerimizin tembihleri yankılanmakta, ama ne demek
istediklerini kavram kargaşasının yol açtığı çalkantıda durağanlaştıramamaktayız.
“Oğlum adam ol, Oğlum büyüyecek de adam olacak”… “adam” kavramı, erişilmesi
zor, hedef bir kavram olarak zihinlerimize kazınırdı adeta. Yaşımız ilerledikçe
adam olmanın makamla mevki ile alâkalı olmadığını izah için kısa hikâyeler
anlatılırdı:

 

“Adamın biri oğlunun eğitiminden ümidini kesmiş, hep “Oğlum sen adam olmazsın”
diyormuş. Delikanlının çok zoruna giden bu söz onu kamçılamış, sonunda yüksek
bir makama gelmiş, herkes karşısında el pençe divan duruyormuş. Adamlarına
emretmiş köyünden apar topar babasını alıp huzuruna getirmişler. Ne olduğunu
bile anlayamayan adamcağız, oğlunun “Baba sen bana adam olmazsın diyordun,
bak işte vezir oldum” sözlerine karşılık “Oğlum ben sana vezir olamazsın demedim,
adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın bu yaştaki babanı böyle ayağına getirtmezdin”
diyivermiş.

 

Ne menem şeydir bu adam olmak. Nasıl adam olunur. Adam ne demek. Sözlüklere
bakarsanız “yetişkin erkek kişi, insan” diye anlam veriyor. “Bu yaşa gelmişsin
ama hâlâ adam olamamışsın” deyince adam olmanın yaşla bir ilgisi olmadığı
anlaşılmakta. Adamın fiziki özelliklerinden ziyade fizik ötesi, manevi özellikleri
zihnimizde kavramı canlı tutan özellik olarak varlığını sürdürmekte. “adam
olmak, adam etmek, adam gibi, adamakıllı” gibi kavramlar hep bunu yansıtmakta.

 

Yine sözlüklerden yola çıkarsak, adam kelimesinin aslı Âdem’dir. Âdem ise,
herkesin bildiği ilk insan ve ilk peygamber elbette. Peki o zaman neden âdem
demiyoruz da adam diyoruz. Türk insanının dilinde yaşattığı anlam inceliklerinden
biri budur. Özelden genele geçişi sağlayarak özelin dokunulmazlığını muhafaza
etmek. Âdem’i özel yerinde tutmak, onu diğer ademlerden ayırmak düşünce alanında
var olan bu olguyu kelimeye de taşımak. İşte Adem ile adamı ayrı kelimeler
ve ayrı kavramlar hâline getiren anlayış.

 

Âdem adamlar için model insan tipi. Tanrı’nın kullarına örnek insan tipi
olarak sunduğu, gösterdiği model, peygamber. Onun gibi olunması istenmiştir.
Âdem olabilmek mümkün değil, çünkü Adem özeldi. Ama adam olmak mümkün. Âdem’in
özelliklerini taşıyan adam olmuş demektir. Âdem’in özellikleri nelerdi, adam
kime derler yazmaya kalksak sayfalar yetmez. Onun için insanımızın kelime
hazinesine müracaat etmek en güzeli. Türkçede içinde adam geçen ve olumlu
anlamlar çağrıştıran her şey, her özellik insanımızın Âdem’e ait olan ve adamda
aradığı özelliktir. İçinde adam kelimesi geçtiği hâlde olumsuzluk ifade eden
her özellik ise Âdem’e ait olmayan, dolayısıyla da adamda da bulunmaz diye
belirlediğimiz özelliklerdir.

 

Şimdi bakın etrafınıza, sağınıza solunuza. Tekrar tekrar bakın, bu özellikleri
üzerinde taşıyan kaç kişi göreceksiniz. Bırakın etrafınıza bakmayı, önce kendinize
bir bakın. Bu özelliklerin ne kadarı bende var diye bir nefis muhasebesi yapalım.
İşte buyurun meydan!

 

Terim dili ile söylersek, örnek insan tipi, model insan tipi gösterin. Halk
diliyle söylersek, adam gibi bir adam gösterin. Haydi, saymaya başlayalım.
Lütfen önden buyurun. Kendimizden başlayabilecek miyiz, başlayabilir miyiz?
Hani rakamlar nerde? Sayılar burada enflasyona hiç mi hiç uğramamış.