Tahtımı veririm ama Temmuz 2, 2009
Posted by Aybars in Adamlık, Birlikte çalışma, Devlet, Devletlerarası ilişkiler, Düşküne kucak açma, Konukseverlik, Sözünde durma, Yardımlaşma.add a comment
1792 tarihinde Rus Ordusu Polonya topraklarına girdi!… Üç yıl sonra Lehistan üçüncü kez parçalandı ve Rusya, Prusya, Avusturya tarafından paylaşıldı!… Polonya’nın işgali ve bağımsızlığının sona erdirilmesini tanımayan tek devlet Osmanlı İmparatorluğu oldu. Denilir ki; Padişah yabancı diplomatları kabul ettiğinde, hep Lehistan elçisini sorar, bunun üzerine sadrazam, usulca yaklaşır ve herkesin duyacağı şekilde, padişahın kulağın şunu söyler: Lehistan elçisi yoldadır, ancak gelişi, yollardaki müşkülat yüzünden gecikmiştir…Bu Türk’ün Leh ulusuna olan sevgisinin somut bir tazahürüdür. Şu rivayet de çok yaygındır ve Leh ulusunun büyük çoğunluğu tarafından bilinir: Osmanlı atlıları Vistül Nehrinde su içince, Lehistan kurtulacaktır… İstanbul, uzun yıllar Polonyalı göçmenlerin en önemli yerleşim merkezi oldu. Türkler, yurtsever Leh’lere, Türk Yurdunu daima açık tuttular; onlara yurt kurabilecekleri toprak verdiler; yardımlarda bulundular. 1774’de Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na göre, bu göçmenlerin Rusya’ya iadesi gerektiği halde, anlaşmanın o maddesi uygulanmadı. XIX. yüzyılda, baskı altındaki Polonyalılar ayaklanma hazırlıkları yaptılar; 1831, 1848 ve 1863’de gerçekleştirilen ayaklanmalar, Polonya tarihinin önemli olayları arasında yer almakla birlikte, Türk tarihini de yakından ilgilendiriyordu. Bu ulusal ayaklanmada başarı sağlayamayan devrim liderleri, başlarını ancak Osmanlı Devletine sığınarak kurtarabildiler. Bunların bir kısmı İstanbul’a geldikten sonra da mücadelelerini sürdürdüler. Rusya ile Avusturya, bu mültecilerin iade edilmesini ısrarla talep ettiler; ama zamanın Osmanlı Padişahı Abdülmecit, bu talepleri reddederken şu sözü de dünya üzerinde yankılandı: “Tahtımı veririm; fakat devletime sığınanları asla geri vermem!…”
Güney Afrika’da Osmanlı torunları Eylül 27, 2007
Posted by Aybars in Akrabalık, Alperenler, Devlet, Din, Diğergamlık, Emanete sahip, Girişimcilik, İnsanlığa hizmet.1 comment so far
Güney Afrika’daki Osmanlı Torunları…
Türk Hava Yolları son yıllarda inanılmaz bir gelişme içerisinde. Bir yandan uçak filosunu sürekli yeniliyor diğer yandan uçuş noktalarını artırıyor.
Son birkaç yıl içerisinde 30’a yakın yeni noktaya uçan THY’nin büyüme zincirinin en son ve en yeni halkası Güney Afrika oldu. THY’nin 4 yıl aradan sonra yeniden uçak seferleri başlattığı Güney Afrika’ya uçan heyette bir grup medya mensubu, işadamı ve bürokratla birlikte biz de yer aldık.
Dev gövdeli uçağın ilk yolcuları arasında çok sayıda da Güney Afrika’lı vardı. Güney Afrika Türkiye’ye yaklaşık 10 saat uçuş mesafesi olan, dünyanın öbür ucunda bir ülke.
Uçağımız önce 10 milyon nüfuslu Johannesburg’a, ardından da 4.5 milyon nüfuslu turizm şehri Cap Town’a indi. Burada inanılmaz bir coşkuyla ve sevgi gösterileriyle karşılandık. Cap Town’da kaldığımız 3 gün içerisinde Güney Afrika’nın pek çok güzelliğini görme imkanı da bulduk. Penguen adasındaki sevimli penguenleri, Atlas okyanusu’ndaki kayalıklarda fok balıklarını, Hint Okyanusu’yla Atlas Okyanusu’nun birleştiği nokta olan Ümit Burnu’nu ve pek çok önemli mekanı gezdik.
Güney Afrika’daki Osmanlı nesli…
Güney Afrika gezisinin benim açımdan en ilginç tarafı ise Osmanlı neslinden gelen Efendi ailesini tanımak oldu. Ben sizlere kısaca Efendi ailesini tanıtayım:
1870’li yıllar…
Güney Afrika İngiltere sömürgesidir… Osmanlı Devleti ise Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın idaresindedir…
İngilizler binlerce Malezyalı ve Endonezyalı köleyi Güney Afrika’ya getirir… Ancak bu Müslüman köleler arasında dini konularda büyük bir boşluk ve kargaşa oluşur. Dönemin İngiltere kraliçesi bu konuda Osmanlı Devleti’nden yardım ister…
Abdülhamid Han, çok güvendiği ve dini bilgisinden emin olduğu Ebubekir Efendi’yi Güney Afrika’ya gönderir.
Ebubekir Efendi dini ilimler konusunda yüksek bilgisi olan hem çok kültürlü hem de çok takva bir alimdir. Aynı zamanda baba tarafından seyyiddir…
Güney Afrika’ya gelince bölge halkına İslamiyeti tebliğ konusunda stratejik adımlar atar. Mesela ilk işi burada halkın konuştuğu dilleri öğrenmek olur. Kısa sürede 7 dil öğrenir. Hem Batılılarla hem Afrika yerlileriyle hem de Malezya ve Endonezya’dan getirilen Müslüman esirlerle kolay diyalog kurar.
Bu arada birkaç stratejik evlilik yapar ve bazı etkili topluluklarla akrabalık bağları da kurarak Cap Town şehrindeki etkinliğini artırır. Ebubekir Efendi’nin gayretleri sonucunda pek çok insan İslam’la tanışır.
Malezyalılar ve diğer Müslüman unsurlar kimliklerini yaşatma imkanı bulur. Bugün yaklaşık 4.5 milyon nüfuslu Cap Town şehrinin yüzde 30 kadarı müslümandır. Şehrin pek çok yerinde kiliselerle birlikte camiler de var.
Güney Afrika’da Efendi adı adeta bir efsaneye dönüşmüş. Ebubekir Efendi’nin halen yüzlerce torunu bulunuyor. O torunlardan biri olan Kerime hanımla THY’nin açılış yemeğinde tanıştık.
Konuşkan, cevval orta yaşlı bir kadın.
Osmanlı’ya, Türkiye’ye, Türklere karşı büyük sevgi hisleri var. Konuşmasındaki heyecandan bunu hissettim. Kerime hanım bir Alman’la evli. Fakat kızı İnci hanımı Türk işadamı Levent Şenol beyle evlendirmiş. En yakın zamanda Türkçe’yi öğrenmek istediğini söylüyor.
Ebubekir Efendi’nin torunları arasında Türkçe’yi güzel konuşan bazı kimselerin de olduğunu öğreniyoruz. İnşallah onları bir sonraki güney Afrika ziyaretimizde bulup konuşacağız. Eminim çok ilginç bazı hayat hikayeleri çıkacak.
Abdülhamid Han’ın Güney Afrika’ya gönderdiği din alimi Ebubekir efendi hayatı boyunca burada kalmış. Mezarının da Cap Town şehrinde olduğu söyleniyor.
Geçtiğimiz yıl Güney Afrika’yı ziyaret eden Başbakan Erdoğan, bu konuyla da yakından ilgilenmiş. THY Başkanvekili Hamdi Topçu da aynı şekilde konuyla yakından ilgileniyor ve Cap Town şehrinde, Ebubekir Efendi’nin ve Osmanlı’nın adını yaşatacak olan bir kültür evi ve anıt mezarın yapılması için gayret gösteriyor.
Eyalet Başbakan’ından anlamlı mesajlar
Cap Town’daki ziyaretimiz sırasında bölge Eyalet Başbakanı İbrahim Resul’le de tanışıp kısa bir süre de olsa sohbet etme imkanı bulduk. O da Türkiye-Güney Afrika ilişkilerinden sözederken hemen Ebubekir Efendi’nin hizmetlerinden bahsediyor.
İbrahim Resul bey Malezya kökenli bir Müslüman devlet adamı. Son derece bilgili, kültürlü, entelektüel bir kişi. Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip ediyor. Başbakan Erdoğan’la yakın dostlukları var.
Güney Afrika’dan bakınca Türkiye’yi nasıl gördüklerini sorduğumda, aslında dışımızdaki dünyanın Türkiye’yi ne kadar yakından takip ettiğini bir kez daha görme imkanı buldum. Türkiye’de bazı kimseler çeşitli zırvalarla ve ipe sapa gelmez konularla gerilim çıkarmaya devam ederken, dış dünya olup biteni büyük bir dikkatle takip ediyor.
Eyalet Başbakanı İbrahim Resul, 27 Nisan muhtırasından 22 Temmuz seçimlerine ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına uzanan süreci, yaşanan rejim tartışmalarını bize tek tek anlattı. Seçimlerden güçlü bir iktidar çıkmasına, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesine, Türkiye’deki demokratikleşme sürecine çok olumlu baktıklarını söyledi.
Bir şey daha öğrendik; Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz yıl Güney Afrika’ya yaptığı ziyaret iki ülke arasındaki ilişkileri çok olumlu etkilemiş. Örneğin Güney Afrika’ya ihracatımız yüzde 85 artmış. Halen iki ülke arasında 2.5 milyar dolara yakın bir ticaret hacmi bulunuyor. THY’nin 4 yıl aradan sonra yeniden başlattığı uçak seferleriyle, iki ülke arasındaki ilişkilerin hızla artması bekleniyor.
Battaniye Kralı Türk işadamı…
Halen Güney Afrika’da az sayıda Türk işadamı bulunuyor. Türk işadamları arasında öne çıkan en önemli isim Levent Şenol. Sivaslı genç işadamı Levent Bey, 18 yıl önce geldiği Güney Afrika’da şimdi dünyanın 3. büyük battaniye üreticisi olmuş. İlk önceleri eşarp ticaretiyle daha sonra Türkiye’den battaniye ithalatıyla işlerini büyüten Levent Şenol şimdi Cap Town’daki dev fabrikasında günde 3 vardiya üretim yapıyor, 400 kişiye istihdam sağlıyor ve 20 milyon doları aşkın ciro gerçekleştiriyor. Levent Şenol’un yanı sıra birkaç küçük çaplı battaniye üreticisi Türk işadamının olduğunu öğrendik. Yine gıda ve tekstil alanında faaliyet gösteren Türk işadamları var.
Türk okulları Güney Afrika’ya da gelmiş…
Dünyanın dört bir yanındaki Türk okulları güney Afrika’yı da ihmal etmemiş. Star adını taşıyan Türk okulunda ana sınıfından lise son sınıfa kadar modern bir eğitim veriliyor. Cap Town havalimanında bizleri Türk ve Güney Afrika bayraklarıyla karşılayan sevimli siyahi çocukların bu Türk okulunda okuduğunu öğrenince okulu mutlaka ziyaret etmeye karar verdik ve burada duygu dolu anlar yaşadık. Çocuklar bizlere Türkçe şiirler okudu, şarkılar söyledi.
1870 yılında Osmanlı Devleti’nin buraya gönderdiği Ebubekir Efendi’den sonra, çağdaş Alperen Dervişler ilimle, irfanla, eğitimle yeniden Güney Afrika’ya gelmişlerdi. Tıpı Ebubekir Efendi’nin önce kalpleri ve gönülleri fethederek hizmetini sürdürmesi gibi, Türk okulları da samimiyet ve ihlasla buradaki eğitim hizmetini sürdürüyor. Yakın bir gelecekte bu okullardan mezun, Türkçe konuşan, Türkiye’yi seven yüzlerce genç mezun olacak.
Cap Town’daki okulla birlikte, Güney Afrika genelinde 4 Türk okulu faaliyet gösteriyor ve bu okullarda bin öğrenci öğrenim görüyor.
Seyfullah Türksoy
www.turksoylaipekyolu.com
Devletin bekası Mayıs 18, 2007
Posted by Aybars in Devlet.add a comment
Tarih: Pazartesi, 25.Ekim 2004
Konu: Röportaj
DYP lideri Mehmet Ağar. Vatan’dan Devrim Sevimay’ın sorularına Ağar, bakın nasıl cevaplandırdı..
Ağar, derin devletin tanımını yaptı
Derin devlet dedikleri şudur: Geçmişte terör vardı; taarruz. Türkiye kendisini muhafaza etmek durumuyla karşı karşıya kaldı. Şimdi de şefkat ve yatırım taarruzu olacak. Kerim devlet olacağız. Kerim devlet vatandaşın başı ağrıdığında aspirin veren, sırtı ağrıdığında okşayan, derdi olduğunda kucağını açan, öpen, seven devlettir.
AB sürecine bağımlı olarak Lozan’dan zinaya kadar her alanda ciddi tartışmalar yaşanan Türkiye’de bir yandan da Alaattin Çakıcı, Sedat Peker, Metin Kaplan, Haluk Kırcı’nın yakalanmaları gibi önemli operasyonlara imza atıyor.
Anlaşılan o ki Türkiye sadece siyasetçilere atfedilerek açıklanamayacak ölçüde devlet yapısını da içine alan büyük bir değişimden geçiyor. Bu değişimin ne kadar “derinler” den geldiğini anlayabilmek için Türk devlet yapısını 1970′lerden bu yana içeriden en iyi gözleyen, hatta bizzat kendisi olan DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar’la konuştuk. Belki de kendisinin “siyasi miladı” sayılabilecek ilginç açıklamalarda bulundu:
* “AB istiyor diye bir şeyler yapılıyor” görüntüsü sizi rahatsız etmiyor mu?
Artık dış dinamiklerin zorlaması yerine Türkiye kendi reform sürecini kendi iç dinamiklerinin uzlaşmasıyla yapmanın yolunu bulmalı. Bugünün demokrasilerinde mutlak iktidar diye bir şey yok. İktidarı paylaşmak var. Meclis dışındaki kesimlerle de paylaşmak var. Buna uzlaşma diyoruz.
* Bu ülkede iç dinamikler dinleniyor mu sizce? Kürtler, Aleviler dinlendi mi?
Hayır, hayır. Türkiye çok ağır bir terörle mücadele süreci geçirdi. Ancak o süreçten sonra Türkiye bunları yapabilirdi. Hatta bence daha eksikler var. Ekonomik yönden hiçbir şey yapılmıyor Güneydoğu’ya… Burası öncelikli olacak. Aş-iş vermediğiniz insanları kuru özgürlükle nereye kadar taşırsınız?
* Ya bireysel haklar?.. Size de göstermelik iyileştirmeler gibi gelmiyor mu?
Ama aşırı bir sabırsızlığa gerek yok. Zaman içinde hepsi daha iyi oturacak. Önemli olan bu adımların atılmasını birtakım kesimlerin Türkiye’de bölücülük faaliyetlerinin daha rahat yürütüleceği şeklinde algılamaması. Bu yanlış.
* Bölücüleri tamamen bir kenara atalım. Ama bugün kabul edilen uyum yasalarını o gün söyleyenler terörist muamelesi gördüler. Öyleyse artık “Evet, kurunun yanında yaş da yandı” demeyi kabul etmek gerekmiyor mu?
Terörün olduğu her yerde öncelik terörle mücadeledir. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Bizzati bölge halkı bunu ister. Can ve mal güvenliğinin olmadığı bir Türkiye’de bir şeyi tartışabilmenin sağlıklı ortamı yoktu.
* Biri de çıkıp şunu diyebilir: “Terörle mücadele ederken Yaptığınız insan hakları ihlalleri sayesinde AB’yi siz geciktirdiniz.”
Birisi de ona der ki “Siz de terörle Türkiye’de bir şey elde edilemeyeceğini anlayamadığınız için bize AB’yi geciktirdiniz. Elinizi eteğinizi çekseydiniz zaten Türkiye’nin bir sıkıntısı olmayacaktı.” Bakın, bu iş tavuk-yumurta gibidir. Bugün insan hakları alanındaki sıkıntının azalması terörle mücadelenin kazanılması sayesindedir. Ortam rahatlayıp, güzelleşince bu problemler kendiliğinden sona erdi.
Dördüncü darbeyi polis önledi
* Polis olduğunuz günleri bize unutturmanız gerekiyor mu acaba? Yani bir siyasetçi olarak…
Hayır. Türkiye’de emniyet mesleğinde çalışmış çok önemli siyasetçiler var. isimlerini sayayım ben size hemen: İhsan Sabri Çağlayangil, Necdet Uğur, Nevzat Ayaz…
* Hiçbiri kurumla sizinki kadar özdeşleşmiş isimler değil.
Onu da bizim başarımız olarak görmek lazım. Kurumun benimsediği bir isim olmanın avantajı var.
* Ama avantaj gördüğünüz o kurumdan da epey yara almış insan var.
Şimdi önemli olan suç işleyen insanlar…
* Pardon ama ben onu kast etmiyorum. Bu kadar önemli bir kurumun Susurluk gibi olumsuz gerekçelerle de anılmasından söz ediyorum.
Olaya tek bir çerçeveden baktığınızda hep olumsuzluklar görürsünüz. Türkiye en büyük terör dalgasıyla karşı karşıyaydı. Sizin tahmin edemeyeceğiniz çok büyük terör eylemleri önlendi bu ülkede. Demokrasi üç kez darbe aldı. Üçünde de gerekçe aynıydı: Gelişen terör ve kardeş kavgası. Yani polis görevini yapamadığı için asker yönetime el koydu. 90larda polis görevini tam yaptığı için bir daha darbe olmadı.
* Sadece polis mi? 20 yıl “Olağanüstü Hal” de yaşandı bu ülkede.
Olağanüstü halle veya değil. Önemli olan Türkiye demokrasisinin işleyebilir olmasıdır.
* Tabii yıllarca Emniyet’in içinde yaşamış, baba mesleği polislik olan biri olarak sizden zaten başka bir söz duymayı beklemiyorum. Ama bu kurum işkenceyle, Susurluk’la, mafyayla anılır hale de getirilmedi mi?
Hayatta birtakım insanlar devlet görevinde başarılı olabilir ama kendi özel hayatını tanzim edemez. Bu suçun şahsiliğiyle ilgilidir. Kendine verilmiş görevi ifa ederken bunu suiistimal etmemek önemli bir şey. İnsan görevde hata yapabilir, değerlendirme hatası da yapabilir. Suç işlemek ayrı şeydir, hata yapmak ayrı.
* Siz yapmadınız mı?
Hayır. O bir süreçti, görevdi, yaptık geçti. Sonunda zaten bizi millet sevdiği için bu göreve getirdi. Ben paraşütle gelmedim buraya. Kimse elimden tutup getirmedi.
* Elazığ’da seçilmemenize imkan yoktu.
Başka yerde de olsa seçilirdim. Hem zaten her Başbakanlık iddiası olan siyasetçinin bir ili vardır. Bu siyasetin yazılı olmayan kuralıdır.
Mayamızda bekaa endişesi var
* Sizin hakkınızda herkesin ortak bir kanısı var: Çok zekisiniz. Meclis’te bir konuşma yaptınız. Lale Devri’ni bile anlattınız ama onların istediklerini söylemediniz. Susurluk Komisyonu’na gittiniz, Anayasa’nın 138′inci maddesini anlattınız ama yine bir şey söylemeden çıktınız.
Söylenmesi gerekenleri söylemişizdir her zaman, söylenmemesi gerekenleri de söylememişizdir.
* Sonuçta siz Türk siyasi ve demokrasi hayatına damgasını vuran isimlerden birisiniz.
Yok canım, daha vuracağımız damga var.
* İşte o yüzden ben sizinle Çatlı, Çakıcı, Kırcı falan yerine aslında devletin kendisini konuşmak istiyorum. İçeriden birisi olarak nedir sizin devlet kavramınız?
Çok özet: Devlet vatandaş için vardır. Milletini mutlu edemeyen devlet zayıftır.
* Ama edemedi… Ne laikleri, ne dincileri, ne Kürtleri, ne Alevileri, ne azınlıkları, ne ulusalcıları, ne memurları, ne emeklileri?..
Yok yok o kadar da değil. Gelmemiz gereken yerlere gelemedik. Ama burada hata devlette değil onu idare eden siyasetçilerdedir.
* Türk devlet yapısının mayası ne üzerine kurulu?
Büyük bir imparatorluk parçalandıktan sonra bir Cumhuriyet kuruldu. Dolayısıyla mayamızda da hep beka endişesi var. Ama terör bittikten sonra artık farklı bir yapıya gidiyoruz. “Kerim devlet”, koruyan devlet, şefkatli devlet… Bizim misyonumuz da kerim devleti var edebilmektir.
* Sizin “Derin devlet” tanımınız “Misak-ı Milli sınırlarım koruma iradesidir.” Ya peki kerim devlet?
Kerim devlet de vatandaşını koruma iradesidir. Vatandaşıyla ilişkilerinde problemi olmayan, vatanaşın hak ve özgürlüklerini teminat altına alan, kendisi dahil vatandaşı ezdirmeyen.
* Kerim devlete geçiliyor olduğunu sizden duymak ne kadar önemli.
Öyle olacak, kaçınılmazdır bu.
* Yani derinden kerime geçtik?
Derin diye bir şey yok aslında. O milletin iradesidir. Millet bu topraklar içinde varolmak istiyor. Burada bir kayıpla karşılaşmak istemiyor. Şimdi devlet kerim oldukça bu endişeyi karşılayacak.
* Türk devletinin derinliği 1911 tarihli Memurin Muhakemat Kanunu’na kadar dayanmıyor mu peki? O hala var…
Var. Ama korkuların karşılıksız olmadığı görüldü. Ülkede birtakım sıkıntılar oldu, endişeler oldu, çatışmalar oldu. Türkiye kendisini muhafaza etmek durumuyla karşı karşıya kaldı. Her devletin kendisini savunmak hakkı vardır.
* Ama devletin hiç sorgulanmadığı yerde vatandaş zarar görmüyor mu? Devleti koruyacağız diye vatandaşa haksızlık edilmedi mi?
Hangi vatandaşa diye bakmak lazım. Kerim devlet, vatandaşın başı ağrıdığında aspirin veren, sırtı ağrıdığında okşayan, derdi olduğunda kucağını açan, öpen, seven devlettir. Yani geçmişte terör vardı; taaruz. Şimdi de şefkat ve yatırım taaruzu olacak.
* Benim bildiğim “kerim” in üç anlamı var. Soylu, cömert ve Tanrısal. Hangi anlamda kullandınız?
Soylu ve cömert tabii.
* Öyleyse derin devlet miyadını doldurdu, görevini tamamladı mı?
O tür bir tehdit varolduğunda otomatik refleksleri vardır bu ülkenin. Yönetenlerin her zaman aklının köşesinde beka endişesi vardır. Ama bekaya olan tehdit dıştır. Onu algılamak lazım. Artık iç tehditin ağırlığı yok. İç tehdit unsurları artık demokrasiyle ortadan kaldırılabilir şimdi.
* Tam 16 Kasım 1996′da bir laf ettiniz tarihe geçmişti. Yani o lafınıza göre artık “bir operasyon” yapılmasına gerek yok mu?
Olay yoksa niye operasyon olsun ki… Bizim arzu ettiğimiz şey olmadan evvel önlemektir.
Haber : Devrim SEVİMAY
Türk Dünyası’na Açık Mektup! Mayıs 18, 2007
Posted by Aybars in Adalet, Ahlâk, Aile, Akrabalık, Aktarma yeteneği, Alperenler, Bağlantılar, Başlangıç, Bekarlara yardım, Birlikte çalışma, Canlılara hizmet, Dayanıklılık, Devlet, Din, Diğergamlık, Dürüstlük, Edep, Emanete sahip, Girişimcilik, Gurbet-gezme, Göçebelik, Güvenilir, Hastalara yardım, Hoşgörü, Kategorilenmemiş, Kimlik, Kimsesizlere yardım, Komşuluk, Konukseverlik, Sakinlik, Saygı-sevgi, Sevgi, Sorumluluk, Spor, Tasavvufi derinlik, Türklerin Bakışı, Uygar, Yardımlaşma, Yenilikçilik, Yönetimde hoşgörü, Zaman, İnsanlık, İnsanlığa hizmet, İstanbul efendisi.add a comment
Aziz Türk Milleti
Dünyanın en asil ve uygar milleti iken beceriksiz yöneticiler elinde dünyanın en zayıf ve görgüsüz milleti haline gtirildin.
Kendini unuttun. Vasıflarını unuttun. Seciyeni (karakter) bilmez hale geldin. Sapla samanı karıştırıp, doğru ile yanlışı ayırdedemez duruma düşürüldün. Hafızanı kaybettirdiler.
Yeniden büyük olmak istiyorsan kendini tanımalısın. Sana hayat veren ana vasıfları bilirsen, seciye ve ahlâkını öğrenirsen, iyi ve güzel yanlarını geliştirebilir, olumsuz yanlarını törpüleyebilirsin. Ama kendini tanımazsan yok olup gidecek, koyun sürüsü haline getirileceksin.
Zararın neresinden dönersen kârdır. Sana yakıştırılmak istenen, asla senin özelliğin olmayan sıradan özellikler, senin asıl seciyen (karakter) imiş gibi sana yutturulmaya çalışılıyor. Bundan hemen kurtulmalı kendini yakından tanımalısın. Onun için de tarihine, uygarlığına, eserlerine bakmalısın. Seni asil yapan neler varsa onları yeniden öğrenmeli ve evlatlarına öğretmekle kalmayıp yaşatmalarını sağlamalısın.
Biz bir gönüllüler topluluğu olarak bir çalışma başlattık. Bu sitede bizi biz yapan seciyemizi araştırıp milletimizin hizmetine sunmaya çalışacağız. Sen de katıl.
Yöntemimiz, sıradan özelliklerimizi anlatmak değil, davranışlarımızı yönlendiren, neredeyse genlerimize yerleşmiş ana hususiyetleri işlemek olacaktır. Seciyemizi (karakter) bu şekilde ilgililerin dikkatine sunulmak üzere ortaya koymaya çalışacağız.
Çalışmak bizden, yardım Allah’tan.
KÜÇÜK İŞLER YAPMASINI BİLMEYENLER BÜYÜK İŞLER BAŞRAMAZ! (İsmail Gaspıralı)
